Perfspot.com - zeynep çtn - Profile
Ertelenmiş Cinsellik
Her ağaç, köklerini gönlünce derinliklerine salabileceği bir toprağa, dallarını da özgürce boşluklarında yükseltebileceği bir göğe ihtiyaç duyar.
VE dahî her ağaç suyunu toprağından, ışığını ise göğünden temin eder.
Kendi toprağından... ve kendi göğünden...
Bilgi ağacının kaderi bu!
Hayat ağacının kaderi sanki farklı mı, o da böyle!
Daralan toprağımızda bereket, kısıtlanan göğümüzde aydınlık kalmadı. İşte bu yüzdendir ki suyumuz az, ışığımız yetersiz. O zayıf, o çelimsiz dallar, göğe yükselebilmek için ihtiyaç duydukları özsuyu emebilecekleri geniş topraklardan mahrumlar.
Biz zavallılar, koca bir çınarı, dibini çay bardağıyla sulayarak yaşatabileceğimizi sanıyoruz.
Gün-be-gün gözümüzün önünde çürüyor oysa. Kocaman ve fakat kof bir gövde. Kurtlanmış, kırılgan, cılız kökler. İstese de bir türlü çiçeklenemeyen hastalıklı ve güçsüz dallar.
Bu çınarın etrafına dökülen betonu nasıl kırıp da toprağını havalandırabiliriz?
Acaba çevresine örülmüş o kalın duvarları hâk ile yeksan edebilir, dallarının göğe yükselmesine engel olan o mâhud çelik fileleri parçalamaya muktedir olabilir miyiz?
* * *
Bu soruya, herkes, kendi çabaları miktarınca cevap versin!
Kendi tutkuları kadarınca!
Kendince.
Benim cevabım şimdiden belli olmuş olmalı.
* * *
— "Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız. Yüksek tepelere çıkıp biteviye göğsünüzü yumruklar, salya sümük bir hâlde Rabbinize yalvarıp yakarırdınız."
Rivayet oldur ki Efendimizin bu hitabı üzerine Cebrail gelir ve kendisine der ki:
— "Yâ Muhammed! Rabbin, sana, kullarını daha fazla ümitsizliğe sevkedebilecek sözler sarfetmekten kaçınmanı emrediyor."
Bu uyarı üzerine, Efendimiz, çevresindekileri müjdelemeye başlar.
* * *
Müjdeler işitmeyi hak ettiğimizi sanmıyorum. Öyle ya, bizlerin teselli olunacak denli yoğun bir ızdırabımız hiç olmadı ki! Şifadan vazgeçtim, belânın bile farkında değiliz.
Mirasçısı olduğumuz hazinenin ancak fiyatını bilebiliyoruz, değerini değil!
Biraz hesaplıyoruz; sayıyor ve ölçüyoruz, ve fakat hissetmiyor, daha da önemlisi düşünmüyoruz. Hissetseydik veya düşünseydik, hiç kuşkusuz ki az güler, çok ağlardık.
Kısaca, şekavetin iki sebebiyle başımız belâda: gaflet'le ve cehalet'le. Yani kendimizden de bî-haberiz, çevremizden de.
Dedim ya, suyumuz az (gaflet), ışığımız yetersiz (cehalet).
İşte bu yüzden mesele çıkartmak zorundayım!
Sırf umudu hak edebilmek için!
Başka bir sebeple değil, sadece toprağımıza rahmet yağmurlarını celbedebilmek için!
Sırf insanı insana hürmet ve ihtimama davet edebilmek için!
* * *
Modern toplumlarda (kapitalist üretim biçimi nedeniyle) evlilik yaşı yükseldi. Gençler için neredeyse artık 30 yaş öncesinde evlilik yapmak bir hayal gibi!
Serbest cinsellikten uzak duran dindar gençler için mesele çok daha vahim! Çünkü doğalarını en az onbeş sene kadar baskılamak zorundalar.
Bu durumda sadece cinsellik değil, annelik-babalık da otuz yaşının sonrasına ötelenmiş oluyor.
Niçin?
Kapitalist üretim biçimi ve/veya modern toplum yaşamı böyle buyurduğu için!
Peki bu baskılamanın bir bedeli yok mu?
Var, hem de nasıl!
Baskılamayla geçen onbeş yılın yol açabileceği ruhsal bozuklukları tek tek sıralayacak değilim. Ancak şu kadarına işaret etmek isterim ki modern toplumlarda iffeti bedensel olarak korumaya çalışmanın ruhsal maliyeti hiç de az değil.
* * *
Ertelenmiş cinselliğin tahrib ettiği ilk duygu, toplumsallık duygusu. Kendi bedenini sevmek zorunda kalan milyonlarca genç! Kendi kendine bütünleşmeye çalışan... kendi kendine yettiğine kendini inandıran... doğanın bütün yükünü ruhlarına taşıtmaya çalışan milyonlarca zavallı beden!
Tam ortadan ikiye ayrılan bir bilinç! Kendi kendini tatmin etmek zorunda kalan bir beden, ve her defasında kendinden ve etrafından tiksinen bir ruh!
Modern yaşamın sözde zorunlulukları, kendilerini kendi doğalarının isteklerine karşı korumaya çalışan dindar gençleri birer zorunlu rahib ve rahibeye dönüştürmek emelinde! Üstelik onlara bir de manastır imkânı sunuyor: güya internet aracılığıyla aydınlanan loş odalar.
Şimdi o loş odaların herbiri birer sanal manastır!
* * *
Eşini bulamamış ruhların kendi kendilerini tatmin etmelerinin değil, tek başına bir bütün(lük) teşkil etmeyi bir halt sanmalarının ağır sonuçlarına dikkat çekmeye çalışıyorum.
Toplumsallık duygusunun (Gemeinschaftsgefühl) yaralanması nedeniyle hastalıklı bireysellikler ortaya çıkıyor. Meselâ fedakârlık duygusu zayıflıyor. Diğergâmlık. Çağdaş ve hodgâm nefislerde —tarihte pek benzeri görülmemiş ölçülerde— yıkıcı bir bencillik yeşeriyor. "Ben... ben... ben..." diye diye benlikleri ezip geçen bir tür virüs sanal orgazmlara yol açıyor. Bu sürecin sonundaysa insanın en değerli hassası, sahiciliği yok oluyor.
Yeni dünyagörüşümüzün alâmet-i farikası: simulakrum.
Artık sorunlarımız ahlâktan çok tıbbı ilgilendiriyor.
* * *
Söyler misin ey talib, hangi ben bu? Tatmin edilen ben mi, tatmin eden mi?
Tevazudan nasibini almamış, güya kendine yeten, mütekebbir ve müstağni, çift başlı ben midir o HAK olduğuna inandığın BEN!
Bil ki bedenin kendi kendini tatmin etmesi bir yük, ruhun kendi kendini tatmin etmesi ise çok daha başka bir yüktür!
Nâdanın homurdanmasını önemseme de sen hayat ağacına sahip çık! Bedenine! Bilgi ağacını ise sakın güneşten uzak tutma! Ruhunu!
Kısacası, vuslat-ı a'zamı geciktiren bu dünyayla kavgayı sürdür!
Israrla olup bitene anlam vermeye çalış!
Alma, bu sefer ver!
________________________________________
Alıntı Kaynağı: www.yenisafak.com.tr
5 Ocak 2010 Salı
4 Ocak 2010 Pazartesi
Perfspot.com - lale danielsson - Profile
Perfspot.com - lale danielsson - Profile
DORİAN GRAY'İN PORTRESİ
1891'de ilk basıldığında ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle büyük tepki çeken romanın baş kişileri olan Lord Henry ile Dorian'ın karşılıklı etkileşimleri, Dorian'ın kendini giderek kötüye, şeytani olana, hazcılığa adaması kitabın eksenini oluşturuyor.
"Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!.Ruhumu bile satardım bu uğurda" diyen son derece saf ve yakışıklı Dorian'ın trajedik değişimi böyle başlar. Bu isteği yerine gelen, zamanın ezici gücüne bu istekle karşı koyan Dorian’ın yaşadığı sefil hayatın tüm çirkinliği . kendi yüzüne değil, resimdeki yüzüne yansımaktadır.
Lord Henry'nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. İyiliği temsil eden Basil'in Dorian'a duyduğu saf tutkuda eşcinsellik öğeleri açıkça hissedilir. Dorian'ın büyük sırrını, portredeki değişimi gören yalnızca Basil olur.
Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş ne yazık ki artık yoktur. İşlediği günahların ağırlığı karşısında zaman tersine işlemeye başlar. Sonsuz gençlik rüyasının bedelini ruhu karşılığında ödediğini fark edemeyen, Dorian Gray’in günahları , iyiliğin ve erdemin dokunulmazlığında daha da büyür.
“ Dorian Gray'in Portresi” düşünce ile görünümün sonsuz bir çatışma içinde oluşunun melodramıdır. Romanın daha başında "İnsanlar bazen güzelliğin yalnızca yüzeysel olduğunu söylerler. Bu böyle olabilir ama en azından düşünceler kadar yüzeysel değildir." cümlesiyle karşılaşırız. Ve düşünce ile görünümün zihin yıkıcı mücadelesi sayfalar çevrildikçe derinleşerek ölümcül bir hal alır.
Oscar Wilde’ın içinde yaşadığı çağlardaki ahlaki yozlaşmayı ustalıkla anlatması, , dönemin soylularının, yüksek zevk sahibi aydınlarının, süslü leydilerinin çelişkili dünyalarını acımasızca eleştirmesi, insan doğasındaki çarpıklıkları gözler önüne sermesi, romanın geçen zamana rağmen neden hala güncelliğini kaybetmediğini ispatlıyor.
Oscar Wilde'ın dediği gibi,Dorian Gray’in yaptığı her kötülüğe karşı bahşedilen sonsuz gençlik rüyasında, acaba herkes kendi günahını mı görecektir? Kilitli kapılar arkasına bırakılan gerçek yüzlerimiz, arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek uğruna işlediğimiz günahlar gün gelip ruhumuzu tırmalayacak mıdır?
Sonsuz gençlik dileyen Dorian’ın gün geçtikçe biraz daha çirkinleşen portresine karşı hissettiği nefret, içimizdeki çelişkileri biraz daha anlaşılır kılıyor. Zıtlıkları içinde barındıran insanoğlunun , gerçekleri ne olursa olsun kabullenememesi , kendi kendisiyle yüzleşmesini de neredeyse imkansız hale getiriyor.
Çözüm aramak yerine çözümsüzlüğe odaklanmak, denge kurmak yerine zaaflarımızın kurbanı olmak, mutluluk ararken mutsuzluğa davetiye çıkarmak, çelişkili doğamızın ikilemi değil midir?
Tuhaf bir değişimin, ezici günahlarını üstlenen Dorian Gray’in huzursuz ruh dünyasının bedellerini , ebedi bir mutsuzlukla ödemesi sizlere de çok tanıdık gelmiyor mu?
Günün Sözü: Hiçbir sorunla karşılaşmadığınız gün, yanlış yolda olduğunuzdan emin olabilirsiniz….
Swami Vivekananda
Tülay Sözeri
DORİAN GRAY'İN PORTRESİ
1891'de ilk basıldığında ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle büyük tepki çeken romanın baş kişileri olan Lord Henry ile Dorian'ın karşılıklı etkileşimleri, Dorian'ın kendini giderek kötüye, şeytani olana, hazcılığa adaması kitabın eksenini oluşturuyor.
"Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!.Ruhumu bile satardım bu uğurda" diyen son derece saf ve yakışıklı Dorian'ın trajedik değişimi böyle başlar. Bu isteği yerine gelen, zamanın ezici gücüne bu istekle karşı koyan Dorian’ın yaşadığı sefil hayatın tüm çirkinliği . kendi yüzüne değil, resimdeki yüzüne yansımaktadır.
Lord Henry'nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. İyiliği temsil eden Basil'in Dorian'a duyduğu saf tutkuda eşcinsellik öğeleri açıkça hissedilir. Dorian'ın büyük sırrını, portredeki değişimi gören yalnızca Basil olur.
Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş ne yazık ki artık yoktur. İşlediği günahların ağırlığı karşısında zaman tersine işlemeye başlar. Sonsuz gençlik rüyasının bedelini ruhu karşılığında ödediğini fark edemeyen, Dorian Gray’in günahları , iyiliğin ve erdemin dokunulmazlığında daha da büyür.
“ Dorian Gray'in Portresi” düşünce ile görünümün sonsuz bir çatışma içinde oluşunun melodramıdır. Romanın daha başında "İnsanlar bazen güzelliğin yalnızca yüzeysel olduğunu söylerler. Bu böyle olabilir ama en azından düşünceler kadar yüzeysel değildir." cümlesiyle karşılaşırız. Ve düşünce ile görünümün zihin yıkıcı mücadelesi sayfalar çevrildikçe derinleşerek ölümcül bir hal alır.
Oscar Wilde’ın içinde yaşadığı çağlardaki ahlaki yozlaşmayı ustalıkla anlatması, , dönemin soylularının, yüksek zevk sahibi aydınlarının, süslü leydilerinin çelişkili dünyalarını acımasızca eleştirmesi, insan doğasındaki çarpıklıkları gözler önüne sermesi, romanın geçen zamana rağmen neden hala güncelliğini kaybetmediğini ispatlıyor.
Oscar Wilde'ın dediği gibi,Dorian Gray’in yaptığı her kötülüğe karşı bahşedilen sonsuz gençlik rüyasında, acaba herkes kendi günahını mı görecektir? Kilitli kapılar arkasına bırakılan gerçek yüzlerimiz, arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek uğruna işlediğimiz günahlar gün gelip ruhumuzu tırmalayacak mıdır?
Sonsuz gençlik dileyen Dorian’ın gün geçtikçe biraz daha çirkinleşen portresine karşı hissettiği nefret, içimizdeki çelişkileri biraz daha anlaşılır kılıyor. Zıtlıkları içinde barındıran insanoğlunun , gerçekleri ne olursa olsun kabullenememesi , kendi kendisiyle yüzleşmesini de neredeyse imkansız hale getiriyor.
Çözüm aramak yerine çözümsüzlüğe odaklanmak, denge kurmak yerine zaaflarımızın kurbanı olmak, mutluluk ararken mutsuzluğa davetiye çıkarmak, çelişkili doğamızın ikilemi değil midir?
Tuhaf bir değişimin, ezici günahlarını üstlenen Dorian Gray’in huzursuz ruh dünyasının bedellerini , ebedi bir mutsuzlukla ödemesi sizlere de çok tanıdık gelmiyor mu?
Günün Sözü: Hiçbir sorunla karşılaşmadığınız gün, yanlış yolda olduğunuzdan emin olabilirsiniz….
Swami Vivekananda
Tülay Sözeri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
